Kill Bill Üzerinden Feminist Kimlik Yaratmak Bayağıdır

feminizm Sep 26, 2026

Kill Bill Vol 1’i izleyip Beatrix "the Bride/Gelin" Kiddo karakteri üzerinden güçlü, bağımsız, kendi hayatını tayin eden ve istediği her şeyi elde eden kadın personasını benimsemek feminizm olamaz. Metanın üretimi boyunca taciz ve suistimal edilmiş bir oyuncunun yaşadıklarını göz ardı edip baştan sona erkek arzuları (male gaze) için törpülenmiş bir karakterin taşıdığı iddia edilen değerler popüler kültürün ticarileştirilmiş ve damıtılmış mezesi olabilir ancak.

Kill Bill’in ana karakteri Gelin ve yaşadıkları üzerinden feminizm ve bireysel bağımsızlıkla kurulan ilişki ancak patriarkal söylemlerin pekiştirilmesi ve bunların yine erkek egemen perspektif ile servis edilmesidir.

Kill Bill her zaman popüler kültür içinde yer aldı

2003’te vizyona girdiğinden bu yana Kill Bill kendini popüler kültür içerisinde tutmayı başardı. Aksiyon sahnelerindeki koreografi, kan, fetişize edilmiş Doğu Asya estetiğinden ıslık ile çalınan melodisine ve modadaki yansımalarına kadar Kill Bill kendini popüler kültür içinde korumayı başardı.

Öyle ki film adeta günümüzün clip kültürünü yansıtacak şekilde birçok kesitler içeriyor. Pussy Wagon isimli araç, Gelin’in sarı eşofman takımı, Hattori Hanzo gibi mistik karakterler derken adeta Hollywood, soap opera ve Japon estetiğinin ideal birlikteliği olarak önümüze çıktı.

Gelin’in giydiği eşofman takımı neredeyse her sene cadılar bayramında veya bir kostüm partisinde kendisine yer buldu. 1968 yapımı Twisted Nerve filminin tema müziği olarak Bernard Herrmann tarafından bestelenen melodi Kill Bill’de ıslıkla yeniden ekrana taşınınca herkes melodiyi “Kill Bill zil sesi” olarak bildi.

Uma Thurman’ın varlığının beklenmedik sonuçları

Kill Bill bu şekilde popüler kültür içine bıraktığı bu küçük doneler sayesinde seneler boyunca da kendini canlı tutmayı başardı. Filmlerle yeni tanışan kişiler için tonu belirledi. Filmlerden önce medyadaki övgüsüyle tanışan kişiler film hakkında belirli bir önyargı ile filme yaklaştı ve adeta beğenmeye koşullanmış bir şekilde oynat tuşuna bastılar.

Birçokları bu adımları takip ettikten sonra filmin kamera arkası, prodüksiyon sürecinde yaşananlar ve Quentin Tarantino hakkında detaylı bilgilere sahip oldu. Özellikle Reservoir Dogs (Rezervuar Köpekleri) ve Pulp Fiction (Ucuz Roman) filmlerini vizyona girdiğinde izlemeye yaşı yetmeyen ve Tarantino ile Kill Bill ile tanışan jenerasyon için medyadan sunulan algı da kritik bir rol üstlendi.

MeToo hareketinin ilk yıllarında Pulp Fiction ve Kill Bill’deki rolü ve dönem yaşadıklarından bahseden Uma Thurman, Harvey Weinstein ve Quentin Tarantino mitlerinin yaratılışına rol alışından duyduğu tiksintiyi de dile getirmişti. Kanlı intikam peşindeki gelin mitinin yaratılışında da aktif rol alan Thurman, Hitchcock ve Bergman stili bir yapım peşindeyken üzerine eklenen ayak fetişi de adeta Tarantino’nun artistik imzası oldu.

Pulp Fiction, Weinstein’i olduğu işi yaparken Thurman ise onun yaşadığı lüks evini almasını sağlayan karakteri canlandırmıştı, adeta önünü açan ve sektördeki geçerliliğini sağlayan bir araç idi. Kadınların gücünü (female empowerment) sembolize eden Kill Bill’de ise kıdemli yapımcı olan Weinstein adeta sektör içinde kendi pozisyonunu sağlamlaştırıyordu.

Weinstein tüm sapkın eylemlerine karşılık bu filmler adeta kariyerindeki birer başarı nişanı yer alıyor. Ve onun muhtemeldir ki birçok kadın ile benzer roller için iletişime geçtiğinde Uma Thurman’ı örnek olarak göstermesi de aktörün o dönem hakkında yaşadığı sorunları pekiştiriyor.

Tarantino’nun saplantılı yapım sevdası

Kill Bill hem kameraya yansıyan hem de prodüksiyon sürecinde yaşanan olaylar adeta erkek egemen hayatın bir özeti gibi. Thurman’ın Weinstein suistimal hamlelerini paylaşması ve üçlü arasındaki ilişki Kill Bill’i bir araya getiren faktörler arasında hem toksik hem de patriarkal baskıcı bir dinamik yaratıyor. Tarantino, Weinstein’in eylemlerine alaycı bir tavırla müsamaha gösterirken Thurman’ın deneyimleri tamamen yok sayılıyor.

Ayrıca Thurman’ın mavi üstü açık otomobili kullandığı sahnede kendisi dublör talep ediyor, ancak yönetmen bu talebi reddediyor. Sahnede kendisi yer alan aktör aracın kontrolünü kaybediyor ve boynundan yaralanarak beyin sarsıntısı geçiriyor.

Daha sonrasında yönetmen hayatımın en büyük pişmanlığı gibi söylemlerde bulunsa da çekimler sırasında aracı en az saatte 40 mil (64 km/s) ile sürmesi gerektiğini aksi durumda saçlarının yeterinde havalanıp süzülmeyeceğini ve tekrar çekmeleri gerekeceğini de söylüyor.

Kamera arkasında Weinstein’in taciz, önünde ise Tarantino’nun aktörü bedeni, postürü ve kimliği ile fetişize ettiği bir film olarak Kill Bill’in Uma Thurman’dan çok fazla şey götürdüğü aşikar. Uma Thurman’ın ayaklarına uzun uzun baktık, zincirle boğulduğunu ve yüzüne tükürüldüğünü gördük. İlk günden bu yana Kill Bill, Tarantino’nun sadistik arzularının yeşerebildiği bir mecra oldu.

Sanatçı ile sanatı ayırma yanılgısı

Tarantino’nun Kill Bill boyunca sergilediği eylemler ilk ve son kez gözlemlenmiş bir durum değil. Harvey Weinstein’in sabıkasından medyaya yansımadan önce haberdar olması, Roman Polanski’nin 13 yaşındaki bir çocuğu taciz edişini savunması, gururlu bir siyonist olması gibi filmlerinin dışında da gündeme getirebilecek birçok sorunlu eylemi ve etkisi bulunuyor.

Sanatçı ve eseri birbirinden ayırmak her ne kadar ulvi ve erdemli bir perspektif olarak sunulsa da günün sonunda ilham aldığımız, beslendiğimiz ve imrendiğimiz eserlere karşı daha eleştirel yaklaşmalıyız. Kill Bill’i sevmek ve Gelin’i idealize etmek onun bir feminist ikon yapmaz. Güçlü, bağımsız, intikam peşinde koşan kadın imajı ile süslenirken aktörlerin ve prodüksiyon ekibinin yaşadıklarını göz ardı etmek en basit haliyle iki yüzlülük olabilir.

Eserin ideolojik temsiliyeti ile yönetmen arasındaki kopukluk ancak neoliberal yaşamda tüketicinin kafasını meşgül edecek birer eğlence materyali olabilir. Ne Gelin’in duruşu ne de eylemleri ataerkiye karşı gerçekleştirilebilecek birer içgörü sağlıyor. Bir kahraman hikayesi yazıp tüm güçlüklere, tacize ve suistimale rağmen intikam alabileceğini söylerken karakterin başından geçenleri de meşrulaştırıp hayatın birer parçası olarak sunuyor.

Eğlence sektöründeki figürlerle kurulan parasosyal bağlar sembolik sevdaları pekiştirip güçlendirirken gerçek hareketleri ve seyreltip değersizleştiriyor. Eser ile sanatçıyı birbirinden ayrı düşünemeyiz. Hiçbir eser hayali bir ortamda yer almıyor. Her eserin günümüz dünyasına etkileri oluyor. Sanatçı eser üzerinden kazanç sağlayıp kariyerini ve gücünü artırıyor. Eserlerin mesajı ne olursa olsun sanatçıya sunduğu maddi ve ticari güç dilediğini daha kolay gerçekleştirmesini sağlıyor.

Sembolik sevdaların gerçek hareketleri seyreltip değersizleştirmesi

Kill Bill üzerinden kadınlığı aramak Uma Thurman'ın film setinde maruz kaldığı suistimale, fetişizasyona ve baskıya göz yumup yok saymaktır.

Her ne kadar günümüzde artık her metayı sadece birer "vibe" ile sınırlasak da, neyi temsil ettiğinden ziyade yüzeysel bağlamda ne hissettirdiği üzerinden bir ilişki kurup her şeyi bağlamından koparmayı seçsek de, bu bireysel imtiyazlarımızı göz önüne sermek ve konu hakkındaki bilgisizliğimizi ispatlamaktan öteye gidemiyor.

Sığ olmak bir hak mıdır? Belki de evet. Ancak bu eleştirilememezlik yeleği bahşetmiyor insana. "Aman bana ne, o kadar şeyi bilmek zorunda mıyım?" diyebilir mi insan? Muhtemelen evet. Ancak bu onun tembel ve seçici perspektifiyle kurduğu dünyasının bayağılığını değiştirmiyor.

Bu tip bilgilere ulaşmak zor değil. Güç değil. Geçmişte bağ kurduğun ve özel bir yeri olan medya materyallerine mesafe koymak da güç değil. Geçmişte sevmiş olmaktan çok edinilen bilgiler ışığında hala desteklemeye devam etmek ikiyüzlülük. Bireyler en değersiz, gündelik konular üzerinde detaylı bilgilere sahip olmayı başarı nişanı sayarken ahlaki değerlerini şekillendiren metalar üzerinde minimum efor harcamayı ise marifet addebiliyor.

Kill Bill üzerinden sarı üzerine kırmızı lekeli elbiselerle güçlü bağımsız kadın imajını pekiştirmenin feminizm ile alakalı olduğunu düşünmek Patrick Bateman veya Thomas Shelby'yi maskülenlikle özdeşleştirmeyi bireysel aydınlanma yaşadıkları idöller sanan erkeklerden pek de farklı bir pozisyona koymuyor kişiyi.

Hayatın içerisinde tüm değişkenleri sabit tutup (ceteris paribus) spesifik bir olayı inceleyemiyoruz. Değişkenlerin sadece birini inceleyip diğer her şeyi sabit kalabileceğini ummak naif bir cehalet olabilir. Bu nedenle kesişimselliği ve metaların çevresindeki diğer değişkenleri göz önüne almamız gerekiyor. Kill Bill üzerinden feminizm temsiliyeti hissetmek seyreltilmiş, damıtılmış delüzyondan başka bir şey değildir.

Tags